Depremi unutmayalım…

Bundan on yıl önce, arama kurtarma ekiplerinin “Sesimi duyar var mı?”, “Kimse yok mu?” şeklindeki çağrılara en küçük bir karşılığın bile mutluluk gözyaşlarının akmasına neden olduğu günleri yaşıyorduk. 

Kentimizin, deprem kuşağı üzerinde yer alan en riskli illerden biri olduğu gerçeğini en acı yönüyle bir kez daha görmüş olduk. 

23 Ekim 2011’de saatler 13.41’i gösterdiği sırada merkez üssü Tabanlı köyü olan 7.2 büyüklüğündeki depremde büyük bir yıkıma şahit olduk. 

Bir anda toz bulutuyla kaplanan ilimizde çok sayıda ev yıkıldı, ağır hasar gördü ve 604 canımızı yitirdik.

Deprem anında binalardaki sarsıntıyı, yer altındaki enerjinin boşalmasıyla oluşan rezonansı ve can havliyle kendini dışarı atan insanların görüntüsü ilk günkü gibi hafızalardaki yerini koruyor. 

Sarsıntının ilk şokunun atlatılmasının ardından kentte bir yandan arama kurtarma çalışmaları başlatılırken, bir yandan da kışın kendini iyiden iyiye htirmesiyle üşüyen insanların barınma sorununun çözülmesi için çözüm arayışları başlatıldı. 

Hayatın normale dönmeye başladığı kentte 9 Kasım 2011’de meydana gelen 5,6 büyüklüğündeki deprem tüm umutların yerle bir olmasına ve 40 canımızı daha yitirmemize neden oldu. 

O günden sonra bir hayalet kente dönüşen Van’da binlerce çadırın, konteynerin kurulmasına ve depremin birinci yılında kalıcı konutların inşa edilmesine rağmen yarattığı psikolojik tahribat kentin hafızasında hala yerini koruyor. 

Ülkenin her yerinden oluk oluk yardımların aktığı o günlerde birlik ve beraberlik ruhu da pekişti. Depremin sembolü olan fotoğraftaki çocuk Yunus ve onun gibi onlarca insanın hayatını kaybetmesinin üzüntüsüyle akan acı gözyaşları ile enkaz altından saatler sonra kurtarılan Azra bebek, 108 saat sonra beton blokların arasından çıkartılan 13 yaşındaki Ferhat ve onlar gibi yüzlerce kişinin sağ kurtarılmasıyla mutluluk gözyaşları birbirine karıştı. 

Ekiplerin “Sesimi duyar var mı?”, “Kimse yok mu?” çağrılarına gelen karşılıklarla umutlanırken, çıkarılan cansız bedenlerle hüzünlendik. 

Kentin karanlığa gömüldüğü o günler, aslında bize deprem gerçeğiyle yaşamamız gerektiğini bir kez daha acı bir tecrübeyle ortaya koydu. 

1999 Gölcük, 2011 Van ve son zamanlarda Elazığ ve İzmir’de yaşanan depremler her an depreme hazır olmamız gerektiğini hatırlatıyor. 

Bu nedenle depremdeki kayıplarımızı azaltmak için öncelikle yaşadığımız yapıları depreme dayanıklı hale getirmeliyiz. Burada kentsel dönüşümün önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Birinci derecede deprem kuşağında yer alan ilimizde olası depremde yıkılabilecek binalar, ilgili kurumlar tarafından tespit edilmeli ve bu konuda bir yol haritası belirlenmelidir.

Van depreminden sonra 10 binin üzerinde sarsıntıya maruz kalan binaların analizlerinin de iyi yapılması gerekiyor. 

Yıllardan bu yana gelen bir tabir var, “Deprem değil bina öldürür”. Aslında binayı yapanların da insanlar olduğunu unutmamak lazım. Eğer biz binaları sağlam inşa etmezsek, deprem yönetmeliklerini uygulamazsak, aynı zamanda inşaatlar sırasında gerekli denetimleri yapmazsak elbette o bina insanları öldürür. Dolayısıyla insanların yaşamını yitirmesine neden olan şey yine insanların ihmali oluyor. 

Biz yapıları sağlam yaparsak, dikey mimari yerine yatay mimariye yönelirsek, temeli sağlam zemine oturtursak kayıpları azaltabiliriz. 

Bu noktada kent mimarisi konusunda da bir eleştiri getirebiliriz. Son zamanlarda kentin kuşbakışı çekilen görüntülerine bakıldığında gri bir fotoğraf karşımıza çıkıyor. Bizim beton yığını olan yüksek binalar yerine daha çok yeşil alana ihtiyacımız var. Bundan sonra hazırlanan imar planlarında bu konuların dikkate alınması ilimizin yararına olacaktır. 

10 yıl önce yitirdiğimiz canlarımızı depremin yıl dönümünde bir kez daha rahmetle anıyorum.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.